31.03.2010

En güzel çay hangi çay?

Lan yarın işe gitmeyecek olma kafası ne güzel bi' kafa.

O yüzden şimdi sizlere haftalardır süregelen "en güzel çay hangi çay" konulu araştırmamızın sonuçlarından bahsedeceğim. [evet kesin çay komasının belirtileri bunlar...]

Neyse efenim, haftalardır, en güzel çayı bulabilmek için eve olduk olmadık her türlü çayı aldık, denedik. Hatta harmanlar falan yaptık, 250 miligram ondan 46 santigrad derece bundan, 1 fahrenayt şundan, 3 ölçek de eyüp sabri... gibi gibi.

Pek çok tatsız girişim, ve olumsuz deneyimden sonra, tecrübelerimize dayanarak söylüyorum ki, en güzel çay "Lipton + Ahmad Tea" karışımı.

Kısa ve öz: 3 poşet Lipton demlik poşetine, 2 datlu kaşığı Ahmad Tea katıştırdığımızda, ve hatta seramik demlikle demliyorsak, ortaya çıkan çay çözeltisinin tadına doyum olmuyor. Hatta "fantastici" demek istiyorum sayın seyir cileer...

Dipnotumnotsunnotolabilir: Lan bi'şey yazacaktım son olarak valla unuttum billa unuttum, kafa karman çorman, bakkal çakkal. Hee, neden çakkal demişler ki bu bakkallara, çakal mısınız lan yoksa siz? Ne ise ne yani?

Ne diyosun abi sen ya? Kafan mı iyi?

Bütünüyle bir tutarsızlığa bulanmış, kızarılmayı bekleyen koyun butları gibiyiz. Hepimizin aynaları var hepimizi doğru gösteren. Hem de HD, Full HD. O kadar net ki. Net olunca doğru zannediyoruz. Çünkü bu kadar netse yanlış olamaz değil mi?

Değil. Olabilir.

Açıklayabilirim. miyim? sanıyorum. bilmiyorum. Çünkü şu anda tamamen düşünmeden, hatta direkt korteksten sallıyorum. Gelişine sallamak. Derinlemesine değil. Yüzeysel.

Küreselleşen dünya yöreselleşen soyutlanmayı getiriyor mesela bence beraberinde. Küresel ısınma da hayvansal yer değiştirmeleri. Misal geçen gördüm, kutup ayısının biri yatmış, açık denizde batmış. 3 gün 3 gece yüzdükten sonra bulduğu ilk kara parçasına tırmanmış. Falan filan. Ölür zaten yakında.

Yenikapıdaki [Ya da başka bi'yer] balıkçılardan birisi, bilmemkaç tonluk deniz canavarı köpekbalığını yakaladığı için kendisiyle gurur duyuyordu geçen gün haberlerde, mumyalayıp müzeye kaldırmışlar. Yürrü be, kim tutar seni. Hepsini yakala. [Lan ne acayip insanlarız]

Ambient müzik dinleyince yüzeysellikten kurtulan insanlar gibi, karmaşık şeyler yazınca entelektüel oldum sanıyorum. Halbuki bi' kitaba bile 60 sayfadan fazla dayanamayan bir iradem var. Nerede entelektüelizm nerede binoküler makromanya?

En son tamamen bitirdiğim kitabı hatırlamayacak kadar uzağım aslında edebiyata.

Çay içmekten de tein komasına gireceğim birazdan, sabah uyanamazsam bil ki gece uyuyamamışımdır günlük.

Herhalde yani.

Yeri geldi mi de böyle de manasız, yeri geldi mi de böyle de saçma.

Zaman zaman bayağı hisleniyorum bilemezsin...

Sevgili günlük, hani geçenlerde çook eskilerde, öncelerde, kısa kollu gömlekle uzun kollu gömlek arasındaki farklılıklardan bahsedip, çıkmazlardayım o halde neden çıkmaya çalışmıyorum mantığıyla, uzun kollu gömlek giymenin kısa kollu gömlek giymekten çok daha şık olduğunu uzuun uzun anlattıydım ya? [Bu nası bir soru cümlesi, ayrıca soru cümlesi de değil gibi sanki, ama sonunda soru işareti var demek ki soru cümlesi, oleeey iyice zıvanak.]

Şimdi de mavi gömleklerin beyaz gömleklerden daha şık durduğu anafikrini inceleyen bir yazı yazacağım, okumalık. [“Yahu amma boş bi’ konu banane” diyorsanız 1’i, “Lan anlatacak başka şey mi bulamadın” diyorsanız 2’yi, “Aa çok iyi olmuş ben de hep bunu merak etmiştim” diyorsanız 3’ü, “Lan numaralar nerede” diyorsanız 4’ü tuşlayınız.]

Ne demiş efenim atalarımız, beyaz giyme tanırlar seni yolcu sanırlar, bir kısa mesajla bitti sanırsın, rep vakti canım dinle yanarsın, yo, yo.

Şimdi bir kere hafiften göbeklenen erkek kısmısına dahil olduğum için iki farklı gömlek arasından 49 farkı kolaylıkla görebiliyorum. Çünkü türlü türlü gömleğim, türlü türlü de huylarım var. Şöyle ki, fark ettim ki, diyorum ki, beyaz gömlek giydiğim zaman olduğumdan daha dombili görünüyorum. Ve bu beni çok darlandırıyor.  Hele bir de kravat taktım mıydı, memur lan bildiğin, devlet memuru, evet efenim sepet efenim, kamu personeline vurmak 6 aydan başlar 7 ayda biter kılığına bürünüyorum, olmaz valla. Karizmatically yours.

Ama mavi gömlekler öyle mi? Ah mavi gömlekler öyle mi? Bir cool eda, bir yakışıklı tavır, bir güler yüz, bir tatlı huzur, almaya geldik Kalamış’tan, ah Kalamış’tan. Hele bir de kravat taktım mıydı, hatta bir de lacivirt takımları çektim miydi, ve hatta biraz da corc kuluni’ye benzedim miydi, oooh yeme de yanında yat. Hem ayrıca mavi gömlek beyaz gömlek kadar dombili de göstertmiyor hani, ki ulan zaten niye o kadar da kompleks yaptıysam, epi topu (epi?) 73 hadi bilemedin, 74, hadi bilemedin 75 kilo falan olabilirim, emin değilim, yeni yemekten çıktım biraz bikauz.

Neyse, sonuç olarak; motto olsun bu: Destroy White Shirts, Blue Shirts Rocks [ne demek bilmiyorum]

Diepo Notte Grande El Diablo Monte Cristo Del Konto: Bir de bunun pantolonlu olanından yazıcam ilerde, oldu. :]

29.03.2010

Septik Dünya

Her şeye gülelim,
Her şeye acele,
Her şey geçici,
Her şey sahte,
Her şey satılık,
Her şey köhne,

Her şey aslında o kadar da her şey değil aslen...
Susuzluk hiçbir şey...


Bok var yer misin?



[Fink - Make it good]

28.03.2010

Uno Turro

- Seyvv miiii, aym loooost...
- Hı? Bi'şey mi dedin?
- Yok sana demedim.
- Ben de bana dedin sandım.
- Yok, bu dediğimi yapamazsın sen.


[Carolina Liar - Show me what I'm looking for]

Amma diyalog yazasım var bu gece

- Şimdi, Joni Dep gibi bir suratım olsa, Jastin Tımbırleyk gibi dans etsem, zaman zaman Antonyo Banderas kadar latin, zaman zaman Rabırt Dö Niro kadar italyan olsam, Mihayil Şumaher gibi araba kullansam, Cerard Batlır kadar net baksam, Javier Bardem kadar cool olsam zaman zaman, Kurt Kobeyn kadar salaş kalsam?...
- Ayyh ne süper olur.
- Ama öyle değilim.
- Keşke olsan.
- Pardon ama, öyle olsam bu adam benimle neden takılıyor diye sormaz mısın kendine?

27.03.2010

Özetleme


- Seni artık tanıyamıyorum.
- Tanışalım tekrar.

Gist List

Bugün sana bir şarkı listesi vermek istiyorum sevgili günlük, otur, indir bunları dinle. Kimden aldın derlerse beni tanımıyosun ona göre.

1- Carolina Liar - Show me what I'm looking for
2- Carolina Liar - I'm not over
3- The Shins - Split Needles
4- The Shins - A Comet Appears
5- Carolina Liar - Simple Life

Lan gece aklımda bir konu vardı, tam yatıcam, aa dedim ulan unutmiyım bunu, yazayım bi'yere. Sonra yok lan dedim, niye unutiyim. Unutmam. Ama unuttum.

Daha kolay unutuyorum artık. [alengirli cümle geldi...]

Lan 1 çok güzel.

Başlığa bir konuya iki...

Heey adamım n'aber ya? (ne kadar cıvık bi' giriş) Tümünü yasla formatında yazdığımız eski zaman yazılarına geri dönmeye karar verdim günlük. Çünkü tertip, nizam, intizam her şeydir, gerisi fully fasaryadır. (attım gitti, tuttun mu?)

Neyse, diyeceğim odur ki, can sıkıntısı daim. Bir de sanırım ben kartal pünel sendromu oluyorum yavaştan. Yok hayır, kartal-tünel metrosu gibi oldu, karpal-tünel sendromu oluyorum lan ben günlük sanırım galiba yavaştan, bak özellikle düşük cümleler kuruyorum ki, kartal tüzel. Ve de kartal kalkar dal sarkarkar talkal kardalsar kar. Ouu ye. Artık düşük cümleler kuruyorum. [alıntı ve üzerinde oynantı şebnem ferahtan.]

Fena bi'şey aman evlerden ırak bu karpal tünel sendromu. Acilen sevgili bilim insanlarına sesleniyorum, hatta durun, sadece onlara değil, aynı zamanda da komputerize ekiplere sesleniyorum, "Alooevera sayın yetkililer, bakın beyler bayanlar, şu düşünceyi yazıya çevirttiren bir translatör falan yapsanız ya. Ne güzel olur. Acele biraz, hadi."

Bak ne güzel böyle, iki yana yaslı.

Şimdi bak, Volvo alıyor insan mesela, ama insan olamıyor çoğu zaman. Ki dersin ki, Volvo klas araba. Hani cool falan, öyle derler. Mersedese kebapçılar, Volvoya entellektüeller biner derler. ama bu da tek "l" ile yazılır, keşke önce onu öğrenseler. Neyse. Ama aracını otoparkın önüne, yanlamasına [yanlamasına demek, yanal yani, yanal atımlı fay hattı gibi.] park edip de, ey edip adanada pide yemeye giden ve diğer araçların çıkmasını engelleyen zihniyete sahip Volvo sahipleri var. İnsanı Volvo'dan soğuturlar.

Oooy, ne diyorum ben ya, sen de hiç uyarmıyorsun günlük, iyiden iyiye zıvanadan çıktım. Bu arada zıvana nedir hiç düşündün mü? Hep kullanıyorsun habire. Yok. Araştıralım bakalım.

Zıvana:
1. İki ucu açık küçük boru.
2. Bir kilit dilinin yerleşmesi için açılmış delik.
3. Pipo veya sigara ağızlığının sap bölümü.

Koptum gittim manasında yani, çıktım ulan zıvanadan.

Bir de mesela "Burnundan kıl aldırmamak" deyimi var. Lan manyak, herhalde, burundan kıl aldırılır m? Acır ki. Mazoşist olması lazım burnundan kıl aldıran adamın. Ya da kadının. Yanlış bi' deyim bence. Bunu yarın TDK'ya bildireyim ben.

- Alo, TDK mı acaba?
- Evet buyrun.
- iyi günler, kullanmakta olduğumuz bir deyim hakkında bir yanlışlıktan bahsedecektim.
- A tabi dinliyorum.
- Şimdi mesela "burnundan kıl aldırmamak" diye bir deyim var değil mi? Bence bu deyim yanlış kullanılıyor. Çünkü burundan kıl aldırmak zaten çok acı veren bi'şey. Aldırılmaz ki?
- Aldırmayın efenim o zaman burnunuzdan kıl.
- Ama o zaman da, işte çok havalı, kalkmış bu, havalarda falan diyorlar, olmuyor, halbuki ben çok mazbut bir ailenin, iyi eğitim almış, düzgün bir evladıyım.
- Yani?
- Yanisi bence bu deyim tedavülden kaldırılmalı.
- Bi' saniye, anladım ben sizi, size bir telefon veriyorum, lütfen orayı ararsanız arkadaşlar size yardımcı olacaklardır.
- Teşekkür ederim. Bekliyorum.
- 0212 572 23 23
- Eyvallah hacim.
- Hacim derken?
- Kütle bölü yoğunluk.
- Tamam, siz arayın verdiğim numarayı arkadaşlar yardımcı olacaklar size.
- Sağolun, tekrar iyi günler.
- Sağolun size de. Ne iyi insan ya.
- Efendim?
- Yok kendi kendime konuşuyordum, kapatmamış mıyım daha telefonu?
- Kapatmamışsınız daha.
- Kapatayım o halde.
- Kapatın.
"Klik" [Lan klik diye de telefon mu kapanır?]

- Neyse, arayalım bakalım. 0212 572 23 23, yes.
- ....
- Alo?

Sevgili günlük yine saçmalığın doruklarından slalom yaparak indiğimiz bir postumuzun daha sonuna gelirken, söylemeden duramıyoruz, dongi dongi dongi dongi dongi, dongi dooong!

Taslak olarak save beni

Evet.
Yayınlama.
Oldu deme.
Tamamdır bu deme.

Taslak olarak save beni.

25.03.2010

i just wanna live a simple life...

Basit bir hayatım olacaktı benim...

Ama öyle bir sahil kasabasında, deniz kenarında, küçük bir kulübede, balık yiyerek falan değil.
[sıkılırım ben ondan, zaten balık sevmem.]

Basit.

Siyahla beyaz gibi.
Her şeyin net olduğu, net konuşulduğu.
Kimseyi anlamaya çalışmadan anlayabildiğin.
Gizli gündemlerin olmadığı.
Gözlerini kapattığında, arkana düşünmeden yaslanabildiğin...



[Carolina Liar - Simple Life]

Artık hayatım basit olamayacak kadar gri.
Yavaş yavaş yeniden boyuyorum.

24.03.2010

Güneş enerjili sigorta

Çok acayip bi' gelişme duydum. Güneş Sigorta'dan.
[Ne zamandır böyle bir uygulamaları var bilmiyorum ama takdir edesim var...]
 
Şu adrese girip baktığımızda, Güneş Sigorta'nın Genel Müdürlük binasındaki güneş enerjisi panellerinden anlık olarak ne kadar enerji üretildiğini falan görebiliyoruz.
Bence çok güzel bi' hareket. [Hatta ana sayfalarında da bu üretimin günlük raporunu yayınlıyorlar. Fosil yakıtlara göre ne kadar CO2 salınımı engellendiği, üretilen enerji miktarı, gibi gibi.]
 
Endipnot: Şimdi bu post'u maille gönderdim. Gönderirken de bi' resim ekledim. Bakalım ne olacak?
 

Artık yan hakemlere o kadar da ihtiyaç olmayacak...

Şurada acayip bi' inceleme var.
[AGENT'tan, yeni futbol topu CTRUS]
 
Bildiğimiz futbol topunun [belki de şimdiye kadar neden olmadı dediğimiz] bazı özelliklere kavuşacağından falan bahsediyor.
 
Kısa özet: iskelet, işlemci, gps ve ids...
Artık yan hakemlere o kadar da ihtiyaç olmayacak...
 
Yine detay girmiyorum, o yüzden kendiniz girin.
 
Hatta girmişken buna da girin. Burada da video var.

23.03.2010

Alman şair Goethe

Sevgili günlük, geç de olsa, sevgili Goethe’nin ölüm yıl dönümünü hatırlamak ve kendisi için bi’şeyler yapmak istedim. Her gidi koca Goethe, tam 178 yıl geçmiş ölümünün üzerinden, ve şimdi dönüp baktığımızda şöyle tarihe, koskoca bir Goethe geçmiş bu dünyadan. Vay bee, vay. [Ö: 22 Mart 1832]

O halde biz de kendisini bir şiirle analım; [çünkü artık iyice kafayı yedik.] Buyurun buradan yakın. :]

Goetheeee, Goethee, Goethe,
Hey gidi büyük şair Goethe,
Hep dedin öğütledin bize,
Giren şemsiye açılmaz Goethe,

Sen büyük Alman şairi Goethe,
Üzüldük duyduk sen gidince öte,
Şimdi seni sevmeyenler,
Oturup kına yaksınlar Goethe,

Şimdi nasıl çalışılır bu moralle,
Nerede özlü sözlerinden bi’kuple
Ruhun şadolsun hep şiirle
Ah Goetheee, vah Goethee,
Johann Wolfgang von Goethe.

RIP

22.03.2010

Ohm

Az önce kafamda bi' dolu şey vardı, yazacağım diye oturdum bilgisayar başına, çat diye hepsi gitti bir anda, lan balık hafızası mı oluyorum n'apıyorum ben?

Aptallıkla ilgili bi'şeylerdi ama. "O kadar aptalız ki..." diye başlıyordu. Ama işte o kadar aptalım ki unuttum devamını. watdıfak.

Hep bu omega3'ten. Eksikliğinden. Muhtemelen.

Nasılsa hepsi aynı yere

Olmaz abi öyle şey, nasılsa hepsi aynı yere gidiyor diye karmakarışık yemek yenir mi?

Tatlı balık makarna pilav çorba, bi' ondan, bi' bundan, yapmayın şunu kardeşim... :]
Mide var bağırsak var.

Evet bu arada, bağırsak da var bağırmasak da var gibi soğuk bir espri de var.

Kendime alakasız not: Barbourbotal. (Siyah var lan orada bi'tane abovv içim gidiyori.)
"Olur alırım."

21.03.2010

Handlebar ne güzel kelime



The Shins - Split Needles

20.03.2010

Hocam bunlar gerçek hayata nerede karşımıza çıkar? Vol:2

Okulda öğrendiklerimiz nerede işe yarar ki? sorusuna cevap aramaya devam ediyoruz sevgili günlük, mesela o kadar istatistik, kartezyen, korelasyon, ihtimal, risk bıdıbıdılarıyla ömrümüz çürüdü değil mi? Ama işte ihtimal-risk hesabı seni pek çok angarya işten kurtarabilir.

Mesela minibüse biniyorsun, parayı uzatıyorsun, adam da sana para üstü veriyor ya? İşte, kağıt paralar haricindekileri saymıyorum ben mesela. Birkaç zaman bu özelliğime dikkat ettim, sonra da bu yaptığıma mantıklı bir açıklama getirmek için başladım saçmalamaya. Bak şimdi;

Bi'kere şoför benim paraları saymadığımı bilmiyor değil mi? O zaman bana eksik para üstü vermesi büyük risk. Çünkü sayıyor olabilirim, ve sayıp, "aloöe, kadıköy 1.70 değil mi" diye hönkürebilirim, şoför bu riski almak istemez, bu 1.

Sonra şoför de verdiği parayı saymak zorunda. Çünkü kağıt paraları ele alınca hemen saymak kolay, ama bozukları kendisinin de sayması gerekli, çünkü hatayla fazla para üstü de verebilir. Bu da büyük risk. Ve o da kendi içinde şöyle bir hesaplaşma yaşayacaktır, "Ulan şimdi bu adam para üstünü saymadan alır cebe atarsa fazladan para gitmesin tam sayalım şu paraları. Aslında o zaman eksik de verebilirim, para üstünü nasılsa saymaz. Sayar mı lan? Ya sayarsa, ulan bu sefer de herkes öğrenecek eksik para üstü verdiğimi, ya neyse, say olum say, say da ver.", bu 2.

[Burada da açıklamaya çalıştığımız gibi, benim çok boş vaktim var. Böyle boş işlerle uğraşıyorum. Bana meşguliyet lazım ulan.]

Bunu beğenen şunu da beğendiğini zannediyor. [ ironiye gel]

Telekom'a bireysel sayıştay

Lan sevgili günlük, aziz dostum, yegâne arkadaşım...

Bana bu kalbin kadar temiz, yüreğin kadar pak, beynin kadar boş sayfayı ayırdığın için sana teşekkürü borç. Bilahare karttan çekersin, ekstre bi' kesilsin de, 1 ay sonra öderim. Yap bana bu kıyağı. Neyse.

Ekstre dedim de, aklıma geldi. Zaman zaman, böyle celallenip, ulan hakikatten bu faturalar doğru mu geliyor, yoksa çaktırmadan bizi düdüklüyorlar mı diye eve gelen bilumum faturayı tekrar bi' hesaplayayım, alıp inceleyeyim, koynuma sarıp uyuyayım diyorum. Ama üşeniyorum.

Ama bugün misal, telekom'a el attım. Zaten basılı faturayı kestiklerinden beri içimi kemirip duran bir şüphe vardı. Fatura gelmiyor eve, mail desen ayrı [ona gelicem diğer paragrafta, ulaşamayalım diye sistemin müsaade ettiği tüm engellemeleri yapmışlar], ulan dedim ufaktan ufaktan sokuşturmasınlar bize, içime bi' dert düştü.

Önce sitede dolaştım dolaştım nereden girileceğini bulamadım e-faturaya, [meğersem ttnet'in sitesindeymiş] sonra mailime gelen en son fatura mailinden hareket edip, siteye ulaştım. Hadi resim doğrulamayı anlarım, hadi hizmet numarası falan onu da bi' yere kadar anlayabilirim, ama tüm bunları girdikten sonra bi' de kullanıcı adı ve şifreyi ne demeye girdiriyorsunuz anlamadım ki. Faturama ulaşmak için onmilyon tane tuşa basmak zorunda kalıyorum. Atsanıza ulan faturayı .pdf formatında maile, ne uğraştırıyorsunuz milleti. [bonus'u örnek alın mesela.]

Neyse, faturayı bulmanın ayrı bir dert olması yetmezmiş gibi, faturayı anlamak daha da ayrı bir dert. O bedeli, bu bedeli, kampanya indirimi, kdv, ötv, özel aramalar, bedava konuşma, sms, yuvarlama, lan n'oluyo laan. Onu onla topluyorum, ondan çıkarıyorum, ondan kdv, ondan ötv, aa bi' dakka, ona şu dahilmiş, ondan bunu çıkarayım, haydaa, indirimleri unuttuk, kdv'yi hesapla, ötv'yi bul, ekle, lan kardeşim, bakın hem lan, hem kardeşim diyorum, yapmayın bunu, adam gibi fatura gönderin.

Zaten, haybinkunduz faturanızı diyerekten, kapadım çıktım. [Şimdi ise tekrar açmaya korkuyorum.]

Olmaz olsun böyle müşteri memnuniyeti, olmaz olsun böyle fatura mantığı. Sinirlendim bak ya.

:]

(Ne gülüyon.)

19.03.2010

Böyle de bi'şey var... [46 Magazin]

Mehmet Turgut'un yaratıcı yönetmenliğini yaptığı
Çiğdem Yakar'ın sorumlu yazı işleri müdiresi olduğu,
Eren Erdem'in yayın yönetmeni olduğu,
Arda Aktaş'ın da görsel yönetmeni olduğu,
46 Magazin'i az önce yolda duvarlara yapıştırılmış bir ilan olarak gördüm.
Kapağında deli olmadığını iddia eden bir Cem Yılmaz vardı.
Ve sonra öğrendim ki, içinde daha başka bir çok kişi varmış.
Detay girmiyorum, kendiniz girin.
Buyurun buradan...

Dipnotdediğinnedirki: Ben de deli değilim...

18.03.2010

Regedit

Zaman zaman boktan insanlarla tanışıyorum günlük, onlarla boktan muhabbetler yapıyorum, "beynimi skim ne işim var ki benim burada" diyorum, ama ayıp olur diye de oradan ayrılmıyorum. Ya uyum problemlerim var benim, kesinlikle, artık 28 yıldan sonra bunu bayağı bayağı anlamaya başladım. Misal "regedit" diye başlık atıp yazı yazmak istiyorum, aklıma şu anda sadece "regedit" geliyor, oldukça saçma, çünkü tam olarak anlamını bile bilmiyorum.

Boşuna dememiş ünlü bir "Disturbed" düşünürü, "memories don't lie." diye. Yazının sonun da eklemezsam adam değilim, aha da buraya yazıyorum.

Hakikatten de memories don't lie günlük, eğer mal gibi onları unutup angut gibi hayatına devam etmiyorsan. Ötekü türlüsü zaten devletlüm yar bana bir eğlence medet imdü oraya gelip tiz kellesini vurun kadar anlamsız.

İnsanda beyin var beyin, hatta her yerde herkes atıp tutuyor, aman efenim, insanları hayvanlardan ayıran yegane özelliklerinden biri de beyünlerü, heyoo. Ulan kullanmadıktan sonra, beynin olsa ne olur? Ah ulan haricidisk'i partişınlarına ayıracaktım format atıp, unuttum bu arada. [Autorun.inf] diye bi trojan girişmiş harici diske, gel de inanma.

Çat diye Avast koruma kalkanım açıldı geçen gün, napiyim dedi, rekomended karantina dedi, ben de her zamanki gibi önerileri dinlemedim, yok sil dedim. sil deyince de bu sefer harici diskimi F'ye çift tıklayınca açamıyorum, ne dingillik. Araştır deyince açıyor, aç deyince açmıyor, gel de sinir olma.

Çay alacam bekle.

İçeride, Abdülhey'in ölmediğine dair dedikodular dönüyor. Ya ölmediyse?

Kimse beni özlemiyor günlük, çünkü herkese yetişiyorum. Ne kadar yorucu. Ve ben yorgunken her şey çok boş geliyor bana. Keşke birileri de bana yetişse.

İşimle ilgili hiç bir skim bilmeden, "ne kadar sıkıcı bir iş" dedi idiyotun birisi bana geçen gün. İki saat ona laf anlatamazdım, "para lazım" dedim ben de. İnsanların bu garip yargıları karşısında bazen nasıl cevap versem diye şaşırıyorum günlük.

Bu aralar Google Chrome, her yabancı siteyi açışımda, "bu sayfanın dili ingilizce, çevrilmesini istiyor musunuz?" diye soruyor. Çok hoşuma gidiyor bu, ama hayır diyorum.

Böyleyken böyle...



Al dinle.

Öntanımlı zamanlar Vol:1


siyah beyazken herkes güzel...

şimdilik...

kafakontak 1

Bilgisayar başında mouse ile çalışa çalışa az önce çok acayip bi' şekilde şöyle bir garipsenme yaşadım. [Hani bi' yazı üzerinde çalışırken soltıksürüklekarart yaparaktan önemli alanları işaretlersiniz ya, işaretlemez misiniz, ben işaretliyorum, neyse konu bu diil...]

Monitörde mouse ile gezinip bişeyleri tıklarken, günün tarihine ihtiyacım oldu. O anda gözüm monitörün yanında duran takvime ilişti, hangi gün olduğunu hemen farkedemedim. Farkedemeyince mouse ile gidip üzerinde günün tarihini işaretlemeye çalıştım. Ama olmadı. O imleç monitörün çerçevesinden dışarı çıkamadı. Olmadı işte. Öyle, gittii gittii, küt diye çerçevenin kenarına takıldı kaldı. Bi' kaç kez zorladı, ileri geri gitti, daireler falan çizdi, yukarıdan geçmeyi denedi, aceleyle ve şaşkınlıkla anlamsız hareketler yaptı [heyecanı farkettin mi?] ama çıkmayı başaramadı. Olmadı işte. Başaramadı. Şu an nasıl bir hayal kırıklığı ile nasıl bir şaşkınlığın içinde debelenip duruyorum anlatamam.

Olmadı işte. Olmadı. Böhürü :[

(Annebenkafayıyiyorumgalibaoleey :) )

[Not: Bu yazıya Emre demin bi' yorum yapmıştı, ama blogger'ın bi dallamasyonu nedeniyle şimdi silinmiş, valla ben yapmadım.]

17.03.2010

Vay ananasını sayın seyirciler

 
bizibozmaz'da gördüğümüz kadarıyla, ohaşimatsu diyeceğimiz bi'şey yapmışlar.
Projekt diyelim.
Kolor'un marifeti, Arnaud Frich'in fotolaması ve Martin Loyer'in spotlamasıyla...
 
Ahanda buradan bakırtılınabilebilir:
(yüklemesi uzun sürüyor ulan ne biçim şey bu diyorsanız, valla beni enterese etmez...)

16.03.2010

Öyle böyle bir diyalog


- Ne içersin? Viski?
- Yok ben ılık bi' limonata alıyim.
- A, tabi, sen ılık limonatanı içerken ben de yavaştan uzayayım, ehehe ne kadar açık sözlüyüm değil mi?
- Evet hayran kaldım, ne kadar tatlısın.
- Oldu o zaman, ah limonatan da geldi, hadi afiyet olsun. Bak kuru pasta da var, hadi bakalım.

Her şey hakkında fikri olan adam Vural

Sevgili günlük, çok görmüşsündür bu insanlardan, (burada adam dedim ama bunun kadın olanı da vardır, mesela adı Ayfer olsun.) her konuda fikirleri her muhabbette limonları vardır.

[Oo pek mühim not, hatta nöt: Şimdi Vural'larla Ayfer'ler toplanıp beni dava mava etmesinler de, önlemimizi alalım, burada sayılan karakterler tamamen benim hastalıklı beynimin eserleridir, isimler de münasip bi' yerden hiç özenilmeden seçilmişlerdir.]

"Nedir? Nedendir?" diye üşenmedim düşündüm bugün servis yolculuğum sırasında uykuya dalmakla dalmamak arasında kaldığım o kısa süre içinde. Ve tabi ki "İlgiye Muhtaçılizm Tarikatı mensupları olduğuna karar verdim.

[Lan sevgili günlük bu arada bi' de ara not attırayım: Disturbed'in bir şarkısı denk geldi böyle rastsal olaraktan vinamp'ın 3080. sırasından, yazının sonuna ekliycem, sakın okumadan gidip hemen dinleyeyim deme, zaman indikatörü koydum, yazının normal okuma süresinden önce basılırsa aytırlayacak seni, çalışmayacak, hatta çalışmamakla kalmayacak bilgisayarına da trojan ittirecek, hadi buyur buradan yak.]

X: Bu köprü de her akşam böy...
V: Ya sorma be, saatlerimiz geçiyor valla, ek şerit yapıyorlar, o da tıkalı, yetmez ki abicim yetmez, olmuş 15 milyon, ne 15'i, 20 olmuştur bence, bizim mahallede acayip acayip adamlar kadınlar, daha önce hiç görmemiştim, yeni gelmişler demek ki, daha ne kadar taşıyacak bakalım bu şehir bu kadar yükü, bi' de diyorlardı köylere göç başladı falan, yok abi, öyle bi'şey yok, iki üç kişi öyle haberlere çıkıyor, biz gidiyoruz diye, güle güle eyvallah. Yok abi biz adam olmayız.

X: Haklısın abi, akşam da Ezel var kaçırmasak ba...
V: Öyle tabi abicim, ooo o da bi'şey mi, şimdi 80'li yıllarda bi' dizi vardı, neydi lan adı, neyse unutmuşum sen hatırlamazsın, çok severdik biz, her akşam yetişecez diye, uu görsen ne kıyamet, ama o zaman da televizyon televizyondu hani, en civcivli yılları, öyle internet minternet yok, toplanır ev gezmeleri falan yapardık, bi' gün onlar bize, bi' gün onlara biz, şimdi o eski komşuluklar da yok, valla, modern hayat diyorlar, yalnızlaşıyor insan böyle böyle.

X: Hehe, aynen Vural abi, yoruldum ya bugü...
V: He valla, yarın da bi dünya iş var, dinlenemiyoruz bile akşamları, şimdi eve git, çoluk çocuk bi' koşturmaca zaten, yemekti, televizyondu derken, artık zaten biliyor musun televizyonda da bi'şey kalmadı pek,
X: Hıı biliyorum bu dünyada yaşıyorum ben de...
V: Dijitürk mü alsam, en azından belgesel falan, ne dersin hacı,
Z: Abi tabi ya, bizde kablolu var, valla sürekli belgesel evde.
V: Onlara da her ay para, aslında ne diyorlar biliyor musun...

(Ehehehe, pratikte X ben değildim. Yok lan Z' de değildim. Hayal ürünü dedik olm. :] Neyse bi' çay içeyim de, kafame yerine gelsin. Aslında ne diyorlar biliyor musun, bu çaydaki tein var ya, olay ondan kaynaklanıyormuş, kahveden kafein, çaydan tein, nein nein neiin, anaam Vural olmaya başladım. :] )

Neyse boşver, sen bunu dinle. Okudun mu, bak okumadıysan? :]


"Disturbed - Perfect Insanity"

14.03.2010

Artık tamamen yalnız kalmak için fazla kalabalığım...

Riot

Ooooooooooooooof ulan, of!

(Ra Ra Riot - A Manner to Act)

Ve her güzel şey gibi bu da kısa sürer...

Crowded Solitude


Olmasın yahu ne yazar yüzlerce takipçin,
Ya da kimse yorumlamasın yazdıklarını.
Kimse beğenmesin, ya da farketmesin bile eklediğin komik videoları.
Retweet'lemesin, paylaşmasın, yay'masın,
Blogun yüzlerce binlerce kez tıklanmasın,
Çıkma google aramalarında,
Sosyal medya seni tanımasın.

Ne olur ki?
Ne eksilir hayatında?

Dayanabilir misin yalnızlığına?


------------------------------------
Son Dakika Editi:

"Oh its much to far to walkin all by myself"


Org Meselesi Memleket Meselesi

Sevgili günlük, bugün kulağımda cep telefonumun orta derece kaliteli kulaklıkları ile, araba gürültüleri içinde yürürken yanımdan geçen bisikletliyi görünce aklıma ne geldi bil. Çok acayip bi'şey geldi, bayağıdır gelmiyordu.

Çocukken sen böyle bisikletle giderken falan, yere serpilmiş kumlar gördüğünde arka frenleri sıkıp bisikleti kaydırmaz mıydın? Kaydırırdın tabi ki, her çocuk kaydırmıştır. Ulen nereden de geldi bak aklıma ya. Çok acayip. Kırmızı bi' bmx'im vardı, lastikleri aşınmıştı hep, oeey. (Eee?)

Neyse, aslında konu bu değil, aslında konu, org almak için gidilen müzik mağazasındaki satıcının kafanı karıştırıp planladığın orgu almamana, dahası hiç org almamana, o kadar yolu tepikledikten sonra paşa paşa evine dönmene neden olması. Evet.

Sevgili büyük yeğenime [önce doğana büyük diyorduk, bunu söylemiştim] bir org almaya yeltendim günlük, uzun zamandır istiyor. Alalım çocuğun müziğe meyli başlasın, blok flütle olacak iş değil bu, neyse.

Gittim, kafamda var bi'tane Kasiyo modeli. Yani şimdi heves tabi, belki de gelip geçici bir hevestir, ne alacağını bilemiyor insan, öyle çok dandirik bi'şey de olmasın diyorsun, öyle Kasiyo dedik diye kasan bi'şey de olmasın diyorsun, ikilemlere giriyorsun, çıkamıyorsun. Ben de satıcının uzmanlığına güveneyim dedim.

Neyse, kafamdaki modeli söyledim, adam sanki Dünya Savaşı başlatmışım gibi bi' terslendi bana, yok efenim 4 oktav olması lazımmış da en az, bunlar da 4 oktavmış ama tuş hassasiyeti düşükmüş, bakınız bunların tuşları piyano gibiymiş, hassasmış, tonları monları daha çokmuş, ötekisi bunların yanında oyuncak kalırmış. [Ulan tamam oyuncak kalır da, 3 katı lan bunun fiyatı ne anlatıyorsun sen? Çocuğun hevesi geçti mi, nereme sokacam ben o piyano benzeri hassas tuşları?] diyemiyorsun tabi adama. Anlattı da anlattı. Bu kadar anlattıktan sonra tabi insan gururuna yediremiyor öteki orgu almayı, "ulan o kadar şey anlattım, hiç bi'şey anlamamış bu dangoz" diyecekler endişesiyle, "tamam ben biraz daha araştırayım, teşekkür ederim verdiğiniz bilgiler için, yayında ve yapımda emeği geçenlere de kolum girsin" deyip konuyu ani bir vücut çalımıyla geçiştirdim.

Sonra elenktironik gitar bölümüne geçip, kaybolan tremolo kolumun onlarda olup olmadığını sordum. Onlar da "Nisan sonu gelecek" dedi. Ohaşimatsu lan yerim böyle işi, kablo da alacaktım, onu da almıyorum deyip, gidip, Kızılkayalar'da bir adet ıslak hamburger yedikten sonra evin yoluna düştüm.

Aa bi'şey daha diyeyim mi sana günlük? Bu Taksim-Bostancı dolmuşları var ya, burada çok sıra olduğu zaman, bi'tane 18 kişilik vosvos ya da transit minibüsler geliyor, doluşuyorsun, minibüs gibi öyle geliyorsun, ilk defa karşılaştım bugün, pek bi' mes'ut bahtiyar oldum.

Sonra evin yakınlarındaki mahalli müzik mağazasının ışıklarının yandığını görünce girip bi'de buraya sorayım, bari "belki de" yerel esnafa kazandırayım dedim. Girdim sordum. Yeğen, heves, org, kasiyo, kelimeleri geçen standart giriş cümlelerinden sonra, adam direkt 4 oktavlık bi'şey lazım size dedi. [Lan tamam 4 oktav, abi onu anladık, neler var onlara gel.] Buradaki abimiz, öyle çok detaylı girmedi, ellerinde fazla model yokmuş falan, Kasiyo'nun alt modelleri falan yetermiş, başlangıç için. [Heh şöyle aynı dili konuşalım.] Yarın bi' daha şu yerel müzik mağazamıza gideyim de bakalım netleştireyim şu işi.

Lan sevgili günlük. Şu an "Quo Vadis" dinliyorum, uzun zamandır dinlemediğim bi' şarkı geldi rastsal, hatta sonuna kadar da dinlememişim hiç, aferim bana, çok ayıbetmişim, kendilerinden özür diliyorung.


"Quo Vadis - Silence Calls The Storm"

(Dipnotumnotsunnohut: Lan ne orgmuş arkadaş.)

10.03.2010

Talihsiz zamanlarda bırak, tavşan işini yapsın

Ve hayat insana fena koyar.

Okazyonel koyar.
Rasyonel koyar.
Eksponansiyel koyar.

Her şeyine el koyar.



Gençken yapılacak asıl 100 şey

Sevgili günlük, türkselin şu armut reklam kampanyasından bir türlü kopamıyorum. Bu nedenle firendfiid'imde buna özel bi' başlık açtım, aklıma geldikçe oraya ekleyeceğim. Lütfen üzerine alınma, seni bunlarla meşgul etmek istemedim. Ve evet seninle böyle konuşmaya başladığıma göre baya baya delirmeye başladım ben. Oldu o zaman.

Bak burada. tıkla tıkla çekinme.

9.03.2010

Gençken yapılacak 100 idiyot şey

Ne zamandır yazacağım, yazacağım, bir türlü girişemedim. Ama hazır hastayım, hazır ilaçlardan kafa bi'milyarken bi' girişeyim dedim. Şu türksel'in gençkenyapılacak100şey idiyotluğu. Liste orada.

Ahahaiooo, ne diyeyim, nasıl yorum yapayım bilemiyorum, şöyle kısaca bir göz gezdirdim 100 şeye. Yahu ne saçmalıktır bu? Bir kere ben şimdi olayı tam anlamadım ondan da olabilir. Yani gençken yapılacak 100 şey derken, yapabileceğiniz en salakça şeyi yapın, gençsiniz ya, bi'de onu videoya çekin, yayınlayın falan. Olay buysa eyvallah abi, ona bi lafım yok. Amma velakin, cümbür cemaatin, by hakan peker pekmez peken pekmez....

Maddelere bak; gencim diye neden veterinere gidip midemin ağrıdığını anlatayım ve çözüm isteyeyim? Yani veteriner bana hayvan muamelesi yapıp bi' de muayene etmeye kalkarsa, ben de mal gibi bunu videoya çekip bu sitede yayınlarsam gerçekten tam bir salak olmaz mıyım?

Ya da, dolu bir asansöre binip neden bütün düğmelere basıp hiçbirinde inmeyeyim? Canıma mı susadım? Öldürürler lan beni, zaten 1 m2 yer.

Ve daha, tuvalet kağıtlarıyla kendimi mumyalayıp neden sokağa çıkayım? Ya da, yolda tek başıma kahkahalar atarak neden yürüyeyim, ve dahi, neden kendimi yere atıp tepineyim?

Uyan Türkiye!
Bu türksel Türk gençliğinin tam bir salak olması için tüm gücüyle çalışıyor. :]

8.03.2010

Taylor'a 1 Maslow'a 2

Sevgili Taylor,

Şu "Bi'şeyin ters gitme ihtimali varsa muhakkak ters gider." mottosundan hareketle ortaya attığın varsayımlar var ya? Çeşit çeşit, tür tür.

İşte bunların hepsi bana denk geliyor.

Ve hepsinin ben taaq.

Ve Maslow...
Sana sonra gelicem.


Bu şarkı da Taylor'a gelsin:



Lan Taylor değil ki adamın adı, Murphy. Hiç uyarmıyorsun sen de he, boş yere saydırdık adama. Neyse artık gitti gider.

:]

7.03.2010

Aslında sadece İstanbul'a kar yağmadı

İstanbul'da bi' anda iklimler değişti bayanlar baylar.

Haftasonunu geçirmek için kuzenlere gidiyordum sevgili günlük. Evden dışarıya baktığımda haylaz bir sonbahar havası vardı hafif yağmurlu, hava poyraza dönmekte olduğundan serinlemeye başlıyor gibiydi, ancak güneş aldatan yüzüyle hâlâ ortalıkta dolandığı için ben de aldandım, kandım, inandım.

Metrobüsle gitmenin iyi bir fikir olduğu, o an için iyi bir fikir gibi gelmişti, aslında iyi bir fikirdi, saçma bir detaya doğru gidiyor yazı, neyse.

Ancak metrobüse binerken aceleden havadaki değişimi farkedememiştim. Çünkü bayağı bayağı yağmur şiddetini arttırmış ve insanları oradan oraya koşturmaya başlamıştı bile. "Eh" dedim içimden, (genelde böyle içimden eh derim ben) kulaklıklarımı takıp mertobüs durağına doğru yürümeye başladım. Zira temkinliydim, bir o kadar da rahattım, çünkü evden çıkarken şemsiye almıştım yanıma, ehe ve öhö.

Metrobüs efendi geldi, tabi kalabalıktan ayakta kaldık, neyse. Metrobüs köprüyü geçip de Zincirlikuyu istikametine yönlendiğinde bir mucizeyi andırır şekilde kar yağmaya başladı. Sanki metrobüs bir anda farklı bir iklim kuşağına girmiş gibiydi. O yüzlerce insanın nefes ve sürtünmesinden oluşan ısı yavaş yavaş kaybolmaktaydı.

Bir de aktarma yaptık tabi o da ayrı. Avcılar'a giden metrobüse zıpladık sonra. Onda da ayakta kaldık. (Ben bu metrobüslerde oturmayı beceremiyorum, neyse.) Hava gittikçe soğumakta ve her durakta açılan kapılardan içeriye soğuk hava dolmaktaydı. Tabi kapı açılmazdan evvel (kelimelere bak) içerideki ısı nedeniyle yavaştan hararetlenen bünyeler kapı açılınca bir titremeye gark oluyorlardı. Gark.

Büyük ihtimal o anda oralardan geçmekte olan nezleli bir insanın da etkisiyle olacak ki, metrobüsten indiğimde nurtopu gibi bir titremeyle birlikte eşşek sıpası kadar da bir hapşuruğum olmuştu. Ulan kardeşim sayın yetkililer, İstanbul'da Cennet Mahallesi diye bir durak var. Lan resmen kutuplar ya, Böyle soğuk görmedim ömrü hayatımda. (Yalan söyledim, gördüm.)

Orada da kuzenleri beklerken, o anda oradan geçmekte olan şifayı kapmış bulundum. Şimdi yine eşim dostum beni hastayım sanıyor. Çünkü nezle oldum.

Son olarak, tüm ÜSYE mağdurları için geliyor: Hapşuuuueee!

Ve değişken mizacıyla herkesin aklını başından alan şu İstanbul'umuzun havası için, "Revis" söylüyor, "Spin" diyor.


Ve aslında sadece İstanbul'a kar yağmadı.

6.03.2010

Rastlantısal, it means: Random

Oturmuş hiç gereksiz bir şekilde, ağırlaşan başım, kapanmaya çalışan gözlerim ve klavyeden kaldıramadım parmaklarımla sana bi'şeyler yazmaya çalışıyorum günlük. hiç gereksiz ne demek? Mantıksız gibi sanki. Gereksiz zaten olumsuz. (şarkı: cranberries - salvation)

Aslında işin aslı çok da ne yazacağımı bilmiyorum günlük, sırf yazmış olmak için bi'şeyler gevelemeye çalışıyorum. Halbuki yatsam uyusam ne güzel olur. Dinlenirim bile. Sabah da dinlenmiş kalkarım. Hatta kalkabilirsem kahvaltı bile yaparım. İşe bile gidebilirim. Ya da yok gitmem. Gelirim dedim bugün işteki çocuklara ama gitmem. Org alıcam. İşim var. (şarkı: bullet for my valentine - turn to despair)

Lady Gaga'nın ismi neden Lady Gaga? Bence saçma. Zatem çok saçma giyiniyor. Zatem değil saten. Saten değil zaten. (şarkı: lady gaga - just dance feat akon)

Önümüzdeki günlerde Metallica'nın ve Rammstein'in de teşrif edeceği bir organizasyon planlanıyormuş. Ben buradan duydum. Ama şunu söylemeliyim ki, bence heavy metal Almanca olmaz. Olmamalı. Gider miyim? Sanmam. Hee Megadeath de varmış. Aman çok lazımlardı zatem. Zatem değil saten. Saten değil zaten. Ahihoyt, len konser doğum günüme denk geliyormuş. (şarkı: children of bodom - we're not gonna fall)

Ben eskiden çok yakışıklı bir Metallica fanıydım. Metallica'yı gözümde Napster bitirdi. Ki o da kaç sene önce. Aslında bitirmedi de, gönlüm başkalarına kaydı artık. Dinlerim yani yine rastlasam. (şarkı: dagoba - maniak)

Bu arada ablam geçen gün, "Okan Bayülgen var ya, sen hani bi' zamanlar ivit diyordun ya, işte öyle ivit diyor" dedi. N'apiyim, telif falan mı istiyim? (şarkı: unearth - false idols)

Okan Bayülgen'in programını çok fazla izlemem. Ama o da "Fog The System" diye bir laf çıkarmış, herkesin de ağzında. Üstü örtülü sisteme giydiriyor. -Sanki kendisi sistemin adamı değilmiş gibi.- Hayko Cepkin'in şarkı söylediği yerler hariç jenerik çok itici. İtiyor kendinden, kanalı değiştiriyorum. (şarkı: nonpoint - impossible needs)

Bi'şey daha diyecektim, unuttum. (şarkı: sara tavares - one love)

Sonra hatırladım. (şarkı: blur - out of time)

5.03.2010

Re: Mail ile blog postu gönderme denemesi

Yapmıyormuş.
:] Güzel ama yine de.

Düzeltme de yapıyor mu ??


Deneme deneme...
Lan sevgili günlük, şu anda sana maille post gönderme denemesi yapıyorum.
Sen bu satırları okuyorken aslında ben sadece mail yazıyor olacağım.
Oldu.

Re: Mail ile blog postu gönderme denemesi

Düzeltme de yapıyor mu ??

Deneme deneme...
 
Lan sevgili günlük, şu anda sana maille post gönderme denemesi yapıyorum.
 
Sen bu satırları okuyorken aslında ben sadece mail yazıyor olacağım.
 
Oldu.
 

Mail ile blog postu gönderme denemesi

Deneme deneme...
 
Lan sevgili günlük, şu anda sana maille post gönderme denemesi yapıyorum.
 
Sen bu satırları okuyorken aslında ben sadece mail yazıyor olacağım.
 
Oldu.
 

1.03.2010

DT

Şimdi bak günlük, Dream Theater' dedin mi duracaksın.
Bi' duracaksın.
Dur, bakıcam.


Dream Theater - Home