30.04.2010

2katli

iki katlı otobüse binip koltuklara yampiri yampiri oturup uyuyan
gotler var. Yapmayın sunu. Sizi uyandırmak icin sizle muhattap olmak
istemiyorum...


iPod'umdan gönderildi

(Bunu iPod otomatik yazıyor. Nası' mobil bi' insan oldum lan ben böyle...)

28.04.2010

Tropical Trio [Vol:1]

Şimdi efenim, malumunuz üzere iş yoğunluğundan kafayı yemekteydim. Sonra birden, aniden, geçtiğimiz hafta -kuzenin de aklıma sokmasıyla- pat diye toplanıp Singapura gittik. [Lan ne güzel şey öyle aniden toplanıp bi'yere gitmek anlatamam. Zaten anlatmıycam, neyse] Sosyal sorumlu blog olmanın getirdiği manyaklıkla -gidemeyenler için "siz gidemiyorsanız Singapur size gelir mantalitesinden hareketle" bu yazı dizimizde Singapuru işlemeye karar verdim. Aferim bana. İleriki günlerdeki yazılardaki resimki bileki koyabilirimki belki, çok vukela olur. (vukela burada çok alakasız bi' kelime.)

Singapur, ekvatorun biraz üzerinde, Malezyanın biraz altında, Hint Okyanusu ile Güney Çin Denizi arasında bir yerde, bıdıcık bir ada parçası. Eski İngiliz sömürgesi olmanın getirdiği takıntıyla trafik ters, direksiyonlar sağda. Popülasyona gelecek olursak halkı, Malezya, Çin, Hint Ve Pakistan milletlerinin karışımından oluşan melez bir popülasyon aslında. Çoğunluk Malezya ve Çin ortak yapımında.

"Havaalanındaki serinletici klimaların etkisi metroda da devam ediyordu, ta ki "Dhoby Ghaut" istasyonunda inip, merdivenlerden yukarı çıkana kadar..." işte bunlar tropikal bir turistin son sözleri kitabından alıntıdır.

Alabildiğine sıcak ve alabildiğine nemli bir hava var Singapurda. Şöyle söylersem çok daha anlaşılır olacaktır sanıyorum, öyle ki araçların camları dışarıdan buğulanıyor.

Süperönemlinot: Havanın nemli olması demek, sulu olması demektir. Bu nedenle eğer yanınızda bir kurutma makineniz yoksa, ya da saç kurutma makinesiyle giysi kurutmanın inceliklerini bilmiyorsanız, şapadaşupada girişip de giysilerinizi yıkamaya kalkmayın. 2 gün boyunca kurumuyorlar çünkü.

İkliminden dolayı sürekli güneş ve sürekli yağmur alan bir yer Singapur, mesela yolda yürüyorsunuz (gerçi ona yürümek denir mi bilmiyorum, akıyorsunuz desek daha doğru olur) 40 derece hissedilen sıcaklık var, "çat" bir rüzgar esmeye başlıyor, haydaa bardaktan boşanırcasına yağmur başlıyor ondan sonra, yarım saat kadar yağıyor, "küt" bir anda bitiveriyor, "haşırt" (ulan efektlere bak) yine güneş ve yine boğucu bir sıcak başlıyor.

Çin Mahallesindeyiz misal, Çinli bir ressamın dükkanına girdik, kadın bi'şeyler anlatıyor, bir yandan da bi'şeyler çiziyor, bir anda dışarda rüzgar esmeye başladı, kadın işi gücü bıraktı gitti dışardaki resimleri toplamaya başladı, ulan dedim yardım edelim kadına, gittik topladık hepsini, sonra geldi mutlu mutlu masasına oturdu (habire gülüyolar zaten a.q. bok mu var suratımızda anlamadım ki, sinirlenen insan görmedim orada) ve o tarihe geçecek mottoyu beynimize kazıdı...

"Singapurda önce rüzgar, sonra yağmur gelir..." demesine kalmadan bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Bi' baktık ki sokaktaki o kalabalık bir anda yok oldu. Lan nereye gitti bunlar ufacık adamlar sel alıp götürmüş olmasın diye geyik espriler yaparken, bir yandan da metro istasyonuna tentelerin altından nasıl ulaşırız'ın hesaplarını yapıyorduk.

İklime göre şehircilik önemli bi'şeydir...

Burada işte bu faktör çok önemli. Çünkü birincisi neredeyse ülkenin her yerine metro ve otobüs ile (bunlar birbiri ile bağlantılı) hiç güneş yağmur görmeden gidebiliyorsunuz, ikincisi tüm yapıların sokağa bakan taraflarında balkon çıkmaları gibi girintiler var. (açıklama biraz kayık oldu idare edin) yağmur yağdığında kaldırımdaki herkes, bu çıkmaların altında geçip oradan yürümeye devam ediyor. Böylece en az hasarla gideceği yere gidiyor. Zaten metroların hepsinin her yere çıkışı var, neredeyse her alışveriş merkezinden diğerine bir geçiş var. var oğlu var...

Singapur'un en baba caddesi Orchard Road, yani orkide bulvarı. 3 4 km kadar uzunluğu var sanırım, ve tüm yol boyunca sağlı sollu belkide en küçüğü bizim Kanyon(cuk) kadar olan alışveriş merkezleri ile dolu. Bir iki tane değil, yol boyunca tamamen alışveriş merkezi. Tam bir alışveriş cenneti Singapur, ve halkı da manyak gibi alışveriş yapıyor. Turistler de tabi. Biz de turisttik tabi. Tüme gelim tümden gidim bütünleme, anladın sen onu. :]

Yazı dizimizin giriş yazısı biraz giriş niteliğinde olsa da (lan giriş yazısı başka ne niteliğinde olacak zaten) diğer yazılarda biraz daha detaya inerim diye düşünüyorum. :] Öpüyorum. Neden öpüyorum bilmiyorum. Şimdilik ayrılıyorum. Ayrıl da gel.

Dipnotdediğinanlamlıolur: Header diyorsun tabi, ne iş, evet işte oralarda yüzdüm ben :] Oricinal foto ben çektim. vühüv.

Bu yazıyı okuyan bunu da okuyacağını düşünebilir...

Kafa 2...

Eveet, soğuk sayılabilecek -çünkü ben 36derecelerden geldim- bir İstanbul geceüstüsünde, Ywa Hua'dan alınmış ucuz yasemin çayımızı yudumlarken yazıyorum sana bu satırları sevgili günlük. Ywa Hua'dan tam emin değilim, ama öyle bir şeydi, şimdi de hiiç arayıp bakamam, gerçi haritalarda yazar arkamda çanta var, dönsem alır bakarım ama üşeniyorum, öyleyse yarın. boşver. elimiz uzatsam tutarım, ama tek taraflı çaba nereye kadar, biraz da onun gayret göstermesi gerekmez mi? Gerekmez mi? Gerekir dediğini duymak istiyorum. Gerekir. ever. evert. everton.

Edüt: Tamam hadi tamam aldık baktık: Yue Hwa' ymış.

Kafa 1...

Sevgili bilgisayar, bildiğin gibi geçtiğimiz hafta burada değildim, kimler dokundu sana, kimler bastı tuşlarına bilmiyorum, ama artık geldim. Vermem seni ellere.

...çünkü liradan altısıfır atıldı.

soundcheck van, check, van, van tu tri forro...

Sevgili günlük ipod'un ne kadar hızlı şarj olduğunu biliyor muydun? Valla ben bilmiyordum. Bi' yaşıma daha girdim. İyice yaşlanıyorum.

[Klayveye alışma turları bunlar, kargayı altın kafese koymuşlar yine gak demiş, internetkolik insanın mutluluğu, bakınız: Türkçe klevye. holeley. "ğüşıöç" siz negzel harflersiniz...]

Deneme "iPod"

Bu bir iPod' dan blog denemesidir...

27.04.2010

9000 9000 daha


18000 km eder...
ama,

Jetlak metlak olmadım lan!

25.04.2010

Tropikal iklim adami pisik eder...

Sevgili gunluk' (lan virgul nerde_)(lan soru isareti de yok/)

Gordugun gibi sana yine Singapur@un Hintliler tarafindan isletilen garip internet cafelerinden birinden sesleniyorum. (Arada bazi noktalama isaretleri parmak kaymasi yuzunden yanlis olabilebilebiliyor idare ed;yoruz onlari/ anlarsiniz d'ye umuyorum/// (bunlar . mesela/)

Aradannot:Hintli abi geldi yagdan 3 metre oteden piril piril parlayan klavyeyi once bi sildi, temizledi "okey redi" diyerek beni buyur etti. hayir abi ok sagol da' o yag ne yagi?

Evet, dogru duydun, Singapur'daki son gecemizdeyiz. Umarim bir sorun olmaz da yarin ucaga binip homum homum sivit homum'a donebilirim.

Gelince bilgisayarima kavusunca uzuun uzun yazacagim saniyorum. Netbuk yalan oldu. gezmekten tozmaktan yazmaya firsat bulamadim. Tozmak deyince bu ulkede toz yok. Tozamiyoruz o yuzden.

Uspersonikmutlunot: Ben bugun aypodtac aldim kendime.

Yazinin basligindan da anlasilacai uzere, tropikal iklimde dikkat etmezseniz 'direkman' pisik olabilirsiniz. Kiyisidan donen bir insan olarak uyariyorum ki mahvolmayin. Bir de acayip nem oldugu icin yikadiginiz hicbisey kurumuyor, ne acayip. Populasyon hakkindaki detaylara evde girerim artikin neyse.

Fazla uzatmiyorum, zira saati 1,5 SGD burada internetin. (Carp len iste, 1.13 falan)

Gorusmek uzere... :)

23.04.2010

Neden 1 haftadir yazamiyorum?

Cunku otelde internet yokmus lan!!!

Ancak bugun internet kafeye gelebildim. Hindistanli bi abi isletiyor. Klavye de az once Cinceydi. Hatta habire kendi kendine Cince oluyor. Hic bir noktalama isareti de olmasi gereken yerde degil.

Detayli yazilari ilerde yazicam insallah donebilirsem. Lan bugun Hint Okyanusunda yuzdum ben holeley.

Diyerek bu postu bitiriyorum...

DipnotdediginCinceolur: 不扰辱骂吗哦垦地卡法斯纳。

Ne yaziyorki: Buraya biseyler yaziyorum ama o kendi kafasina gore biseyler atiyor cok garip.

Edut: Burada saat 22:44

19.04.2010

Time to hit the road


time to hit the...


[Your Vegas - Troubled Times]

Emesenden görüşelim bi' zahmet

Jetlag olmak isteyen adamın hissiyatı...

- napıon olm bu saatte nette, uyu uykunu al
- olm gece gitcem, ne uykusu, öğlene kadar uyurum zaten yarın
- olsun, jet lag olma diye diyorum ben :)
- olcam olcam, olmak istiyorum, nemenem bişeymiş bakalım
- hehe, dimi lan, onu da denemek lazım
- o kadar yol gidiyorum jetlag olmadan döndü dedirtmem lan kendime
- ahahaha, rep lütfen o zaman :)
- rep :)

18.04.2010

Bay ve Bayan Kent

Sevgili günlük...

Şimdi mesela, süpermen tişörtü giyip dolaşan abiler ablalar var ya, onlar aslında süpermen değiller. Çünkü uçamıyorlar, çünkü gözlerinden ışınlar zıbırdamıyor, lokomotif falan durduramıyorlar. Normal insan len bunlar, süper falan değiller.

Böyle olunca, bunları giyen insanlar bana garip geliyor. Hayır yani, bilader [birader], ablacım, tut şu otobüsü bi' kenara çekiver desen, bıldırcın görmüş el feneri gibi [ironiye gel] bakakalacak. Nerede kripton, nerede kriptonit, nerede klark kent mantalitesi?

Bugün birisiyle otobüs bekledim mesela. Len hadi ben bekliyorum, sen niye bekliyo'sun. Uç git, manyak, elinde akbil.

Otobüse binen tüm bay ve bayan süpermenler için geliyor.
Akbil sesi. "Doriling." (Tam. Aktarmasız.)

Dipnotdediğindiplerdebi'yerlerdeolmalı: Yazının başına uyarı mahiyetinde yazacaktım, "birazdan okuyacaklarınızda saçmalık sınırlarında dolaşılmaktadır" diye, ama unuttum.

17.04.2010

Bozuk Plak...

Son günlerde çok takılıyorum...
Obsesif olabilirim.
[Mental bi' bozukluk.]
36 oldu.

Tıklayabilirsin: Buraya tıkladığında genel manada hayatında hiçbi'şey değişmeyecek.

16.04.2010

Anne ben sistemin adamı oldum


- Anne ben sistemin adamı oldum.
- N'oldun n'oldun? İsterik madonna mı oldun?
- Ne diyosun anne, ne madonnası? Sistemin adamı oldum ben.
- Hayırlısı olsun oğlum.

***

- Bey duydun mu, oğlan histerik maradona olmuş.
- Hangi takıma transfer olmuş?
- Bilmem ki söylemedi, yakın bi' takım herhalde, çantası hala burada.

***

- Bey amca senin oğlana n'olmuş? Bi'şeyler duyduk.
- Histerik bi' takıma maradona olmuş.
- Oo iyi para kaldırır o.

***

- Kıız Şerifee duydun mu, bilmemkim hanımın oğlu sirkte mi ne donla kalmış.
- Vay edepsiz, belliydi onun bi' haltlar karıştıracağı.
- Nabıyon gelsene.
- Dur geliyom.

***

- Bakkal efendii, bakkal efendii.
- Ne var n'oldu?
- İki ekmek.
- Tamam.
- Duydun mu bilmemkim hanımların oğlu şirkettekilere bidonla dalmış.
- Ney?
- Bilmiyorum tam duyamadım, gerisini kendim uydurdum.
- Uykun mu geldi?
- Yok benim değil de, yazar burada kafasının bi'milyon olduğunu işaret etmeye çalışıyor gibi geldi bana. Uykusu da gelmiş olabilir.
- İyi.
- İki de yumurta.
- Oldu.

*********

Canım sıkkın lan...

15.04.2010

acayipselendim

Ahahah, lan günlük, az önce siteler arası dolaşırken aklıma bi'şey geldi, ama oradan oraya geçerken ne olduğunu unuttum.

Ondan sonra en başa döndüm, aynı sırayla tekrar siteler arası dolaşmaya başladım, gezerken ne olduğunu hatırladım.

Çok acayipsedim kendimi. [Böyle bi' kelime yok aslında.]

pass port [Episode 4: Final Destination]

Evet, [evet diye yazıya mı başlanır lan. Evet. Evet ne? Neyse]. Evet, en sonunda pasaportumu elime verdiler sayın seyirciler. [Bakınız eline vermek burada tamamen talihsiz bir şekilde seçilmiş özlü bir sözdür.]

Dün, [dün müydü ya, dündü sanırım] işten izin alıp saat 15:00'de yollar düştüm. Tabi genelde akşam trafiği ile aşk yaşayan bi' insan olduğum için, böyle 1 saat erken çıktım yola, n'olur n'olmaz diye. Ama hiçbir şey olmadı. Yarım saatte eve geldim. O halde şunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki, "Saat 15:00'de köprüden geçişler acayip rahat, herkes saat 15:00'te geçsin."

Sonra eve gelip duraksamadan dışarı çıkıp güzide ilçemin emniyet müdürlüğüne gittim.

Tam kapıdan girmek üzereyken, kapıdaki muhafız "nereye?" gibisinden yeltendi, tam da ben ona "pasaport" diyecekken telefonum çaldı, arayan ablamdı. Bir yandan polise mi dert anlatayım, bir yandan telefonla mı konuşayım, ulan zaten acelem var devlet işi bu beklemez. Ben de telefonu (ki zaten çelik kaplama olduğundan kelli gramajı yüksek) çot! diye memurun kafaya oturttum. O "aıh ulan n'apıyorsun" derken, hemen aceleyle koşarak binaya girdim. Ama dışardaki bu arbede nedeniyle danışmadaki memur hazır ve nazır beni bekliyordu. Ben pasaport diyerekten bankoya yanaşmaktayken, memur da cop diyerekten beni bankodan uzaklaştırdı.

Uyandığımda, başımda önceki günkü güzel polis memuresi vardı. Geçen gün yaptıklarından mahçup bir vaziyette beraber bir kaşarlı simit yiyelim şu yandaki simit sarayında dedi. Allalaa rüya mı görüyorum lan? Neyse kalktık tabi, koskoca emniyet beni simit yemeğe çağırıyor.

Havadan sudan bahsederken, konu beni ne kadar beğendiğine, hayatında benim kadar cool bir adam görmediğine, evli olup olmadığıma, parmaklarımda yüzük olmadığıma (lan n'oluyor nereye geliyor bu konu) falan gelmeye başladı. Ben pasaport dedikçe konuyu değiştiriyor, başka şeylerden bahsediyordu. Pasaport diyordum, o bana panjurlardan falan bahsediyordu. Konu da gitgide dağılmaya başlamıştı, yazı artık iyice zıvanadan çıkmış gibiydi.

Pasaporttoo diyerek uyanmışım. [Oha latin amerikaya bağladık şimdi] Meğersem az önce daha uyanmamışım, gördüklerim rüyaymış, ptüeh. Başımda da dombili çaycı İrfan durmaktaydı. Sağolsun tuttu kolumdan kaldırdı, bi' demli çay verdi. Lipton+Ahmad harmanından başka çay içmediğimi söylesem de çok sallamadı. Neyse.

Sonra ikinci kata çıkıp, elimdeki makbuzu verip adımın okunmasını beklemeye başladım. Süreç konusunda çok aksaklıklar var. Ama bu konuda yorum yapmayacağım. Sonra adım okundu. İmza attım pasaportu aldım. Bitti lan. Kaç günlük macera böyle de yavan bitti işte.

11.04.2010

pass port [Episode 3: Evaluated Malfunction]

Daha önceki başarısız pasaport başvurusu işlemleri beni yıldıramamıştı. [çünkü bilete o kadar para verdik, alıcam o pasaportu] Bu nedenle işten yarım gün izin alıp, daha tenha olacağını düşündüğüm güzide ilçemizin emniyet müdürlüğüne gitmeye karar verdim. [Hatta garanti olsun diye bir önceki günün akşamı gidip nöbetçi muhafızla görüştüm, vıdıvıdı bıdıbıdı nedir n'apılır kaçta geleyim tabanlı açık kaynak kodlu...]

Saatlerimiz sabah 7:30'u gösterdiğinde emniyet müdürlüğünün kapısındaydım. Ama o da ne? [Yok lan heyecan yapma, o kadar büyütecek bi'şey yok, yazı çok yavan gidiyor diye sallamasyon heyecan efektleri katayım dedim.] Sırada önümde 15 kişi vardı. Saat 8:30 olduğunda ise arkamda 100 kişi birikmişti, sıranın sonu gözükmüyordu.

Dipsos: İnsanlar delirmiş gibi kalabalıklar halinde pasaport alıyor efenim, nedir ulan toplu halde ülkeyi mi terkediyoruz n'apıyoruz?

Sıra numarası alarak, girip parmak izi verip, daha sonra da canlıları makbuz karşılığı bayıldıktan sonra [1 yıl 180 küsur TL] formları teslim edip evrak işlerini tamamlamış oldum. Ahaha ulan çok çabuk oldu. Ancak 100. sıradaki arkadaş için hayat artık siyatikten ibaret.

İçimdeki çocuğu durduramayıp, yanlarından geçerken sıranın en sonundaki güruha, "Ehehe bekleyin bekleyin daha çok beklersiniz" diyerekten nanik yaptığımda, olayların bu kadar büyüyeceğini düşünmemiştim. Sıradaki arkadaşlardan birisinin judocu olduğunu üzerime doğru uçmakta olan uçan tekmeyi yiyince farkettim. Tekniği güzeldi. Tam toparlanmış ayağa kalkmak üzereyken yaşlı bir teyze elindeki "SSK gözlükleri verilir" torbasıyla -artık içinde ne varsa- kafama kafama vurmaya başladı. O kadar darbeyi yiyince anlık bir aptallaşma yaşayıp, hemen oracıktan geçmekte olan güzel polis memuresinin dudaklarına yapışıvermişim, kadının copu bıngıldağımda patlayınca kendime geldim, baktım kadınla gözgöze haldeyim, direkt inkar ettim tabi, bu teyze zorladı beni diyerek bel ağrısı yüzünden iki büklüm durmakta olan yaşlı teyzeyi gösterdim, hatta daha inandırıcı olsun diye, dizlerinin arkasına tekme atıp yere yuvarlanmasını sağladım, sonra da midesine midesine tekmeler atmaya başladım. Kadın memurun anaç tavırları depreşince sırtıma indirdiği yumrukla omurgamda kalıcı bir hasara sebep oldu gibi hissettim. Çünkü gözlerim karardı ve dizlerimin bağı çözüldü bir an için, tam elini tutmak üzereyken, aşkımı itiraf edecekken, yanımdan geçen o sesle yıkıldı dünyaam. Evet judocu abi "hiheyyt" nidalarıyla kolumu tutmuş, arkaya doğru çevirmiş beni emniyet müdürlüğünün cam duvarlarına doğru koşturmaktaydı. Tabi karşı koyacak halim olmadığı için kütdedenek camdan dışarı çıktım. Hazır tehlike bölgesinden uzaklaştım nasılsa diyerek, camdan içeriye doğru uzanıp, ellerimi yuvarlak yapıp, "oooh ooh" demem gerçekten şık bir hareket olmadı kabul ediyorum. Zaten şık bir hareket olmadığını güzel polis memurunun içerden fırlattığı cop alnımın ortasında patlayınca daha da iyi anladım.

İşlerimi halletmiş olmanın hafifliğiyle sevgi dolu evime ve oradan da huzur dolu iş yerime doğru koşarak koşmaya başladım. [hafif aptal modunda olduğum için cümleleri halen daha tam net kuramayoring.]

Daha pasaportu alamadım virgül.
Çarşamba dana ve kuyruk nokta.

Audrey Tautou benzeri

Cumartesi günü (yani dün) saat 15:25 sularında, Küçükyalı'dan minibüse binip hemen kapının önündeki ikili koltuğun koridor tarafına [önümdeki koltuğa] oturan, "Audrey Tautou benzeri" kız...

Boynuna kadar gelen saçlar, bordo ojeler, kocaman gözler...

Dipnotdediğindipteoluramabudipnotdeğil: Bu kız beni bulabilir mi lütfen? Tesadüfen, tamamen rastsal, herhangi bir yerde. (Karma'ya inanmıyorum ama varsa bi'şeyler yapsın. :] )

(Gariban bir anıma gelen post, yayınlasam da mı saklasam, yayınlamasam da mı saklasam arasında gidip geliyorum. bakalım n'apıcam.) [Zaten buradan sonrası saçmalamaca...]

Aslında ne olmalı biliyor musun günlük, konuyu değiştirmek açısından, insanların bu tip durumlarda tak diye sorabilmesi lazım, aa ne kadar güzelsiniz, benimle evlenir misiniz falan diye. Ya da hemen evlenmek olmaz, en azından biraz birbirimizi tanıyalım, siz de hemen evlenmek deyince gözleriniz açıldı bakıyorum, dünden hazırsınız gibi, yok neyse, ben size mail adresimi vereyim, ekleyin msn'den falan, slm asl nbr yaparız, bak hala evlilik diyor ya, seni hiç böyle tanımamıştım güzel kız, dış görünüş yanıltıcı olabiliyor demek ki. Ooldu ben burada iniyorum, beni bir daha arama...

Şaka bir yana, ulan minibüsün içinde sorulmaz ki, kız bi' ters cevap verse linç olabilme ihtimali var, "hareket halindeki araçtan fırlatılarak asfalta yapışan genç tak diye can verdi." çok tehlikeli.

10.04.2010

İyilik, Miyilik Ve Sair

İnsan özünde iyidir derler ya, hani herkese iyilik yapmak ve sair.

Evet aslında doğrudur bence de bu, herkes özünde iyidir. Hani kötülüğü bilerek yapmaz.

Ama şu var ki, iyilik yaptıkça genel olarak bazı insanlar bu iyiliği sömürmeye başlar. Sanki dünyada varoluş amacınız onlara iyilik etmekmiş gibi algılanmaya başlanır karşı taraftan. İyilik sizin için bir görev haline gelir. İnsanlar sizden iyi olmanızı beklemeye başlarlar her durumda.

Bu ise dayanılmaz bir saçmalık haline gelir sizin için, karşıdaki için ise bir oyun gibidir. Siz bunu farketmeye başladığınız andan itibaren karşınızdakini artık farklı bir gözle görmeye başlar ve siz de onunla oynamaya başlarsınız.

Önce her insan gibi yalanlar söyler, geçiştirir, sonra yavaş yavaş iyilikleri kesersiniz. İşte bu anda, kötülük yapmıyor bile olsanız, artık iyilik yapmıyor olduğunuz için kötü olursunuz. Ve kötü olmaya başladığınız andan itibaren artık karşınızdakinin de size karşı tavırları değişir, sizi denemeye, sizi farklı denemelerle iyiliğe çekmeye çalışır. Çünkü iyilik körlüktür. İyilik karşılık beklememektir. İyilik sömürüdür.

İyilik? Ne boş bir kelime. Zaten insan, "neden?" diye kendine sormaya başladığı anda kötü olmaya da başlamıştır. Neden yapıyorum ki bunu?

İyilik beklenilmez hak edilir. Ve çoğu kişi iyiliği hak ettiğini sanır. Halbuki iyiliği hak edecek hiçbir şey yapmazlar. Ya da çok şey yaptıklarını sanırlar ama iyiliği sadece masumiyet hak eder.

Ve ünlü bir Türk düşünürünün de dediği gibi; "masum değiliz, hiçbirimiz."

Burada şarkı var: http://fizy.com/s/10llhu (sağtıkyenisekmedeaçkidostkalasın)
[Kalmah - My Nation]

8.04.2010

pass port [Episode 2: Alınamayan Dosyalar]

Sevgili günlük, gün geçmiyor ki, pasaport almaya çalışmamla ilgili bir garip durum daha yaşamayayım. Evet, tüm bunlar bitince pasaport nasıl alınır diye bir yazı dizisi hazırlayacağım. Lan ne zor işmiş, herkes mi pasaport alıyor bu memlekette, nereye gidiyor bu kadar insan? Neyse.

Önceki gün öğle tatilinde gidip öldürüldükten sonra, bu sabah erkenden, [Bakınız; saat 9:00'da] emniyet müdürlüğüne gittim. Evet, sanki olacak gibiydi, çünkü kapıda herhangi bir engelle karşılaşmamıştım, hemen pasaport şubesine çıktım, sıra vardı.

Sıranın sonuna yaklaşıp, sıranın sonundaki güzel kadına "Pasaport işlemleri için mi bekliyorsunuz?" dedim. Tam kadın en güzel saç savurmalı dönüşlerinden birini yapıp yüzüme bakacakken, önündeki beyamca "Hee, evet, pasapord bekliyoz" dedi. [Hey Allah'ım ya, beyamca sana mı sorduk?] Amcaya şöyle bir bakış atıp, hımm peki napılıyor şimdi, ne yapmamız lazım diyerekten güzel kadına doğru bir konu açtım tekrar. Beyamca durur mu, yapıştırdı cevabı, "lan oğlum kıza yazıp durmasana anlatıoz işte burada sana, dinlesene" dedi. Ben de yanımdan geçen memurun belindeki silahı alıp, kabzasıyla beyamcanın kafatasına çotark'lattıktan sonra, memurum belindeki copla da güzel kadının alnını patlattım. Lan kadına neden vurdum ki, bak şimdi çok garip geldi. Neyse, o anda toparlanmakta olan amcaya da yerde iki tekme attıktan sonra, güzel kadın da bana kafa atarak bana olan ilgisini resmen beyan etti. Yere yuvarlanan memur da güzel kadının kafasından seken copu almış, bana doğru hamle yapmaktaydı, bunu gördüğümde, bir yandan da güzel kadının seriye bağlamış kafalarını savuşturmakla meşguldüm. Beyamcanın kendine gelmeye başladığını farkedip, güzel kadını koşan memura doğru ittikten sonra, beyamcaya 3 4 tekme daha atıp merdivenlerden koşarak binayı terketmeye yeltendim. O arada qMatik makinesindeki bir yazı dikkatimi çekti.

"Parmak izi vermek için numaralar 700den başlar 820'de biter. Numara alımı bitmiştir."

Nasıl lan? 9:00'da, numara mı biter, kaçta açılıyor ki burası? diyerek, en sevimli halimle danışmadaki kadın memura yanaştım. Kadın memur da bana, insanlar 7'de geliyor, 7:20'ye kadar herkes numarasını alıyor, bitiyor, dedi. İçimden koskocaman bir "Hasssktr" çektikten sonra, kadın memurun bana doğru hareketlenen copundan son anda kurtuldum. İçimden söylememişim sanırım, dışımdan söyleyince tabi o ortamda çok da hoş olmamış, neyse, kadın memurun copunu alıp, veznedeki görevliye fırlattıktan sonra [bunu neden yaptım bilmiyorum] kadın memura da bir kafa atarak kendimi binadan dışarı attım.

Koşarsam dikkat çeker diye, yavaş ve kalabalıkla uyumlu bir şekilde ilerlemeye başladım. Ama koşmadığım için diğer memurlar arkamdan koşup yetiştiler, yere yıktılar. Yerde debelenirken bayılmışım.

Bugün de alamadım yani pasaportu. Bakalım yarın farklı bir taktik deniycem.

Oldu.

6.04.2010

pass port

Geçen gün pasaport işlemleri için öğle tatilinde Emniyet Müdürlüğüne gittim. Kapıdaki memura "pasaport işlemleri için geldim" dedim. O da bana "bu saatte mi" dedi. Ben de ona "hangi saatte mi" dedim. O da bana "bu saatte mi" dedi. Ben de ona "o saatte mi" dedim. O da bana "bu saatte mi bu" dedi. Sanki söyleyiş tarzından ve vurgusundan sinirlenmeye başladığı belli gibiydi. Ben de ona, "buralarda bi'yerde saat mi var" dedim. O da çekti beni vurdu.

Şimdi öldüm mutluyum.

Ya pasaport almak bu kadar zorlaştırılmamalı. Devlet memuru olmak işi yokuşa sürmek demek olmamalı.

Oldu, söylerim. :]

emirkipidiyalog


- Ya senden bir ricam olacak, ama lütfen hayır deme.
- E o zaman rica olmaz ki o... Emir olur.

Ağır temayül

Şimdi günlük, kafamı kurcalayan bi'şey var uzun zamandır. Bazı milletlerin kutsal saydığı değerler, kişiler vardır. Bu değerler öyle reklam malzemesi yapılmaz bence, ya da yapılmamalı. Ama yapılıyor işte, anladınız siz onu.

Bir sigorta şirketinin [tamam, onun talimatıyla kurulmuş olabilir ama] böyle reklam metası olarak Atatürk'ü kullanması sadece beni mi rahatsız ediyor anlamadım. Tıpkı diğer, Atatürk'ün büyüklüğünden faydalanan başka kurum ya da kuruluşlar gibi... Kimse de çıkıp, "ya siz n'apıyorsunuz?" demiyor...

Neyse şimdi uzatmayalım. Konu dallanıp budaklanmasın. :]

Bok demek istiyorum sayın seyirciler

Bugün Antalya'lı bir arkadaşımla GoogleMaps'te gezinirken [...ki işte bu kadar asosyal insanlarız] Belek'teki golf sahalarına gözümüz takıldı.

- Eskiden buraları hep ormanlıktı...



- Şuraları da ormanlıktı...



- Şuraları da ormanlıktı...




Oha! [yaklaşık 15 km]
İşte spora yatırım böyle yapılır.

Noğt: Bu kadar çok golf sahamız var, keşke dünya çapında birkaç da golf sporcumuz olsa... Ya da en azından bir tane falan olsa...

Yani, evil hangover again...


Zamanın neresinden dönsen dardır

Bazen işler yetişmiyor...
Ne yaparsan yap...
 
!? [şaşkınlıkla aymazlık arasında gidip gelen ruh hali]

Skrop ne lan!


Ahmak


Belki de o kadar zor değildir.
Belki de sadece biraz daha ahmak olmalıyızdır daha mutlu olmak için...
Ne kadar ahmak o kadar mutlu...
Hebele...

Fizy'ksel çıkarım Vol:11






i think i'm...
[maybe just happy.]

5.04.2010

iPad + iPhone = Scrabble

Engadget'de gördüğüm kadarıyla, iPad için iPhone'larla senkronize bir şekilde çalışan bıdı bıdı bıdı ve vıdı.

Kısacası hoş bi' aplikasyon.
kisacasihosumagitti.com
-------------------------
Edütbüdüt: Ahaha, bu arada maliyet muhasebesi alanlar bana içlerinden saydırıyor olabilir, 4 kişi toplam 5ooo TL'ye [yaklaşık] scrabble keyfi. Tam bir manyaklık.

S'istanbul

Bu sabah yine sis var istanbulda.
Etraf fazla gri.
[Notturgit: Koskoca Sapphire inşaatı görünmüyor...]

4.04.2010

Google Maps Street View'de 3D varmış...

Valla ben şimdi gördüm.

Google Maps Street View'in, görüntü ekranındaki sarı kafanın üzerinde 3D gözlüğü varsa, tıkladığınızda görüntü 3D oluyor. Sanırım kırmızı-yeşil renk formatında (var mı böyle bi' format) bir gözlük gerekiyor, bendeki Real 3D gözlük işe yaramadı.

Acayip bi' gelişme... :] Vay be.

Centrifugal Forces: Ready... Gone!


Merkezkaç kuvvetleri yerlerini aldı, işaret bekleniyor...
[Ready]... [Gooooone!]


Ne güzel :]
Sen ne güzel eğleniyorsun,
Ama daha fazla tutamam...


Merkezkaç kuvvetine karşı koymak iki şekilde olur.
Ya sen tutacaksındır,
Ya da sana tutunacaklardır.
İşte aslında sorun da bu zaten,
sürekli sen,
birilerini tutmaya çalışıyorsan,
uzaklaşmasınlar diye dönerken,
hem çok güçlü olman gerekir,
hem de çok umursamaz.
Çünkü eninde sonunda gideceklerdir.


Asıl eğlence onlar da tutununca başlar...



Revis - Spin

Arananları verelim - Vol: 2

Evet sevgili günlük, uzun zamandır "Arananları Verelim" uygulaması yapmıyordum, baktım ki bayağı bir birikme var, insanlar canhıraş bir biçimde bi'şeyler arıyor, ve ne hikmetse benim blogumu buluyorlar, ola ki tekrar gelirlerse diye sosyal sorumlu blog olmanın verdiği manyaklıkla buyurun, arananların cevaplarını veriyorum...

"bu sayfanın dili ingilizce": Hayır diil.
abrakıt: İşe yaradığı söylenen karın kası çalıştırma aleti, mekik çekmek artık daha abrakıt.
aralıklarla çok öksürüyorum: Zatürre olmuş olabilebilirsin. Bu gibi durumlarda önce doktor tavsiye ediyoruz. Olmadı alternatif tıp. Olmadı Alter Bridge - Metalingus.
arayanlarbulamaz: Böyle bitişik ararlarsa bulamazlar tabi.
arşiv kayıtları nerelerde karşımıza çıkar: Arşivde olabilir.
ayrın meydın dinle: Ouuvv. Hatta "fiya of dı dark" dinle.
ağır borçlardan kurtaran dualar: Allah'ım bana akıl fikir ver, yatmadan önce, 41 defa.
aşkta hatır gibisin: Aşk daha tır gibisin, bana.
bacaklarım yürürken yamuluyor: çarpık bacaklı deyimi işte bu yüzden var. Seni üzmek istemem ama çarpık bacaklı olabilirsin.
bekliyorum ara beni: Bekleme aramıycam seni.
biberleyelim co: Çocukluğumdan hatırımda kalan çizgi film repliklerinden biri, beyzbol topunun ilginç hikayesi. Biraz da tuzlayalım co.
dijital baskül neden hep farklı gösterir: Çünkü dijital baskül adı üzerinde dijitaldir. Çok hassas olduğu söylenir. Az bi' yellenseniz bile değişir.
dizimi bükemiyorum: Ne tarafa doğru?
dongi dongi don digi don don dinlesene: Ben ne dinlicem len, sen dinle. Ayrıca Çelik abimizin tarihe geçen überseksiğ parçasını da yanlış yunluş aramayın, Dongi Dongi Dongo. Dongo değil, dong o, pardon.
fridge dizisi gerçek olabilir mi: Olamaz. Bence senin hayal ürünün o dizi.
kontinyus kim: İngilizcede şimdiki zamanı bulan kişidir. Dr. Presento Kontinyus Tenso.
monerayı bulan kimdir: Benim.
pas kontinyus araştır: Bence önce kendine doğru düzgün bi' ingilizce sözlüğü araştır.
sol gözüm ağrıyor: Çay içerken kaşığı içinden çıkar.
sevgili ile yapılacak şeyler: Bilmiyorum ki, müzik falan dinlenir, isim şehir falan oynanır, denize taş atılır, kelle paça falan yemeye götürülebilir, bilmiyorum bilsem benim de olurdu.
sorun nerelerde karşımıza çıkar: Her yerde.
yüksek sesli ortamda ağzımızı açalım: Aynen öyle. Ağzımızı açalıım ve tam bir mal gibi görünelim, evet yapalım bunu.
çaldır kapat sistemi: Çok karlı bir telefonla görüşme sistemidir.

Son zamanlar yaptıklarıma bakma n'olursun, benim aklım başım dağ değil, diyerekten bu saçma yazıyı da bitiriyorum. Benim aklım başım dağ değil evet.

3.04.2010

Monera Alemi iftiharla takdim eder...


İsveç'ten gelen bir haber (video) evde dalga dalga yankılanıyor.
Hepsine teşekkürlerimi sunuyorum.
Güvenlerini boşa çıkarmayacağımı bilmelerini isterim.



Yüklemesi uzun sürebilir, sıkılırsanız buradan da deneyebilirsiniz. Ama o da uzun sürecektir. :]

-----

Lütfen buradan sonrasını videoyu izledikten sonra okuyun.
Not: Yalan yok, bu viral reklam sitesini şuradan buldum. Şuranın sahibi de bu kişi. Siz de kendi videonuzu yapabilirsiniz.

Ölmedim lan...

:] Maden suyu normal çıktı...

Konfor alanımın yüzölçümü aslında o kadar da...

Sevgili günlük, geçen günlerden bir gün [mesela 2 gün önce olabilir] bir eğitime katıldım. Eğitimin konusu kişisel imajla alakalıydı. Ancak kafamda "konfor alanı" kavramı acayip şekilde yer etti. Hatta çok koydu diyebilirim. Okuduktan sonra size de koyma ihtimali olduğu için okumadan önce bu tip koymalardan rahatsız olabilecek bir yapıdaysanız hemen bu blogu terk ediniz. Ettiniz mi?

- Etmediniz sanırım hala?
- Ettik.
- Tamam, ironik diyalog yazmasan olmaz zaten.
- Kim?
- Oo hem de şizofrenik, neyse.

Sosyal sorumlu blog olmanın verdiği manyaklıkla sizlere bugün "konfor alanı" kavramından bahsedeceğim. Nedir konfor alanı, ne değildir, yenir mi, içilir mi, falan filan.

ÖNEMLİ: Bi'de var ya, not olsun bu arada, az önce meyveli maden suyu içtim, şu ülkemizdeki freşa sorumsuzluğundan sonra içime "acaba ölecek miyim", "şu an midem eriyor olabilir mi" diye bir kurt düştü, ulan şaka maka ağrıyor da ha. Lann! [Beni tanıyanlar eğer 2 3 saat içinde bi' yazı daha yazmazsam büyük ihtimalle ölmüş ya da ölüyor olabilirim, evden cepten bi'şekilde ulaşın evdekileri uyarın.]

Konfor alanı; insanın kendini en rahat hissettiği, olmaktan memnun olduğu, değiştirmeye çalışmadığı durumdur. Ne mesela? Hocam gerçek hayattan örnekler verseniz biraz. Tamam çocuum dinle. Mesela, öğlen yemeklerini aynı yerde, aynı masaya gidip mi yiyorsun? Ya da iş çıkışı arkadaşlarınla hep aynı yerde buluşup, aynı yemekleri mi yiyorsun? Ya da boş zamanlarında aynı kişilerle görüşüp aynı şeyleri mi yapıyorsun?... gibi gibi. İşte bunlar senin konfor alanından çıkmadığını gösteren belirtilerdir.

Dikkat süpermotto geliyor; "Konfor alanından çıkmayan insan, kendini geliştiremez."

Çünkü hep aynı, hep aynı, hep aynı, ve sen bundan memnunsan olayın bitmiş demektir...

Yapılacaklar basit; yaptıklarını değiştir. Kendinden farklılaş.

Dipnotdediğindipteolur: Eğitimden çıkınca, her zaman gittiğim ekvator'a gidip, her zaman yediğim chicken/beef wrap'ı yemek için sipariş vermek üzereyken, aklıma geldi, kalkıp gitmek olmayacağı için, wrap yerine "chicken noodle" söyledim.

Sonuç; mide enfarktüsü. N'oldu ama; bak anlatacak bi'şeyimiz daha olmuş oldu insanlara. Hem de yıllardır Seinfeld'de [ki aslında gıcık olduğum bir diziydi] zırt pırt yenen şu noodle'ı bir de yakından yemiş olduk. Sevdik mi, hayır.

Yani; zaman zaman farklılaşmak iyidir.

1.04.2010

Tek f ile of çekerim...


Ooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooof!!!

[Drowning Pool - Bringing Me Down]